4 Ağustos 2020 Salı

Kaçınılmazdan Kaçmak



     Ne yaparsan yap, kabuğundan ne kadar çıkarsan çık sonunda kabuğuna geri döneceğin ve yalnız kalacağın kendinle baş başa kalacağın bir boşluk. Veya kendinden nefret edeceğin, kendinle hesaplaşacağın, kendini tartacağın bir yol. Bu yolun sonun da ne var bilmiyorsun. 

     Sadece o an gerçek sen varsın. Gün içinde ki yalan gülmelerin, esprilerin, kafa dağıtan muhabbetler, instagram stroylerin veya yanında kendini iyi hissettiğin arkadaşların olmadan. Gerçekten yalnız olmadığınızı mı düşünüyorsunuz? O zaman benden size Erkin Koray-Tek Başına gelsin; Kim olursan ol ne istersen yap, sen de bu dünyada tek başınasın. O kadar doğru ki. Gerçekten sevdiklerimiz, ailemiz, dostlarımız belki var ama biz yalnızız. Eve gidip kapıyı çekince kimle kalıyorsunuz? Veya yastığa başınızı koyunca kimle kalıyorsunuz?

     Aslında bu o kadar korkunç bir şey değil. Bazen o kadar iyi gelir ki insana. Bazılarımız için bu alışıldık bir duygudur. Çünkü bazıları gerçekten kalabalıkta da yalnızdır. Ama buna alışkın değilseniz işte o zaman işler zorlaşıyor. Nereden mi biliyorum? Kendimden.

     Neredeyse yirmi üç yaşındayım ve yalnız kaldığım çok nadir anlar oldu. Her şeyi yaptım. Yalnız kalmamak için. Çok saçma yerlere gittim, normalde konuşmayacağım insanlarla sohbet ettim, yeni insanlar tanıdım. Ama geçti artık be... Yalnızım gerçekten yalnızım. İnsanlarla hala görüşüyorum, gün içinde hala kafamı oyalıyorum. Ama kafamı yastığıma koyduğumda, evime girdiğim andan itibaren ben ve benim düşüncelerim var. Nasıl biliyor musunuz?

     Uzun zamandır kaçtığım şeylerin üstüne koşmak gibi. Artık bazı şeyler beni korkutmuyor. Tanıyacağım o yeni insanı o kadar çok merak ediyorum ki... Ne severim ben? Nereye gitmek beni mutlu eder? En çok hangi yemeği severim? Beni en çok ne üzer? Hepsini tek tek cevaplayacağım ama önce zaman. Bu kadar kendimden kaçıp şimdi ise kendime bazı şeylerin üstüne koşmak için zaman tanımamak çok büyük haksızlık olur.

     Size ilk günler neler yaşadığımdan bahsedeyim. Çok korktum, gerçekten çok korktum. Dünya dönüyor ve ben sanki o dünyayı uzaktan izliyor gibiydim. İçine girmeye çalışıyorum ama girdiğim an büyük bir patlama olacakmış gibi bir his... Sonra tam anlamıyla bir ızdırap gibi. Böyle kafam da tonla şey var ama bir araya gelmiyor gibi. Matematik konu anlatım kitabı önümde açık ve sınav yarım saat sonra gibi. Aslında çok şey kaçırmışsın, tartışılacak, hesaplaşılacak ve çalışılacak çok konu var. Duvarlar tam anlamıyla üstüne geliyor. İki saniye öncesine kadar gülüp sonra hıçkırarak ağlıyorsun gibi. Böyle bir boşluktasın gerçekten ilk kez yalnız kalmışsın ve ne yapmalısın bilmiyorsun. Siyah oda gibi. Saatlerce düşünmeden duvara bakmak gibi. Ama aynı zamanda o güne kadar içine işleyen şeyler film şeridi gibi geçiyor gözünün önünden. Aynı film sahnesi gibi. Çok klişe ama film sahnesi gibi. 

     Sonra zamanla alışıyorsun buna. Korktuğun, kaçtığın karanlık senin güneşin oluyor. Ve bu durum, ağlamak, tartışmak yavaş yavaş hoşuna gidiyor. Kendine tam anlamıyla yargı dağıtıyorsun. Sezen Aksu gibi diyorsun ki: Biten bitti, giden gitti...


18 Temmuz 2020 Cumartesi

Sözleşme



     Normal sözleşme nedir? Bunu hepimiz biliyoruz sanırım. Tarafları olan, arkasında kanunlar yatan taahhütler. Peki ya farkında olmadan yaptığımız sözleşmeler? Bazı şeyler karşılıksızdır diyoruz ya üzgünüm ama o öyle değil. İnsanız, benciliz bu doğamızda var. İnsanlara bir iyilik yaparken veya bir arkadaşlık ilişkisinde bile yeri gelince karşılığını bekliyoruz. Buna psikolojik sözleşme deniyor; emek verme ve zamanı gelince karşılığını bekleme.

     Aslında sırılsıklam aşığım veya o benim en yakınım dediğimiz kişilerle bile bu ilişki içindeyiz. Hatta eve aldığımız, beslediğimiz küçük dostlarımızla bile bu ilişkimiz var. Biz onlara yuva sağlıyoruz, seviyoruz, besliyoruz karşılığında onlardan bizim en iyi dostumuz olmasını, kendini sevdirmesini istiyoruz. Tabi onlarla bu daha minimum. Benimde bir kuşum bir kedim birde balıklarım var. Tabi ki onları çok seviyorum hatta sorsan bir karşılık beklemeden eve aldım. Ama kedim kendini sevdirmediği zaman bir garip oluyorum.

     İnsan ilişkilerin de şu şekilde ilerliyor; karşımdakine bir iyilik yapıyorum veya ihtiyacı olduğunda yanında oluyorum benim başıma bir şey geldiğinde onunda yanıma gelmesini bekliyorum. Mesela en basitinden vardır ya arabesk sözler dost dediğin nedir? Dost dediğin şudur, dost dediğin iyi günün de değil kötü gününde yanında olandır. Gibi tanımlar. Bunlardan yola çıkarak bir şey olduğunda ve dostun yanında olmadığında ne oluyor? Psikolojik sözleşme ihlali. İlişkiler de bile böyle. Sen birine zamanını, enerjini, sevgini veriyorsun karşılığında Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki üçüncü sıradaki; ait olma ve sevgi ihtiyacını gidermesini bekliyorsun. E ne oldu senin bu aşk karşılığı olmadan sevmektir lafına? Tamamen çıkar ilişkisidir demiyorum tabi ki illaki özgeci davranışlarında olur fakat dostluk olsun aşk olsun hatta komşuluk olsun hepsinin altında sosyal mübadele kuramı yatıyor. Bunu görmenizi isterim. Sandığımız kadar masum sevmiyoruz kimseyi.

     Peki sözleşme ihlalinde neler oluyor? İşte bu kısım o kadar tehlikeli ki... Bu sözleşme örtükdür. Ve aynı şekilde ihlali de örtük ve tehlikelidir. Çünkü bilemezsin neye kızdığını ve sözleşme ihlaliyle neler yapabileceğini. Çünkü devreye duygular girer. Yasalda ki gibi yazılı ihlali ve yaptırımları yoktur. Yaptırımını karşındaki belirler. Belki o an anlık tepki veremez sonradan acısı çıkar. Sen karşındakinin neden böyle olduğunu anlayamazsın bile. Bazen bunun boyutu o kadar artar ki intikam almaya kadar gider.

     İntikam olumsuz bir davranışa tepkidir. Maddiyattaki gibi ölçülebilen bir şey değildir. Genelde intikam alan kişi, intikamını alınca daha mutsuz olur. Çünkü; canı yanan eşek attan hızlı koşar. Buradaki intikamdan kastım öyle evini yakmak vs gibi büyük şeyler değil tabi ki. Pasif agresif hareketler de olabilir. Veya yeşilçam filmlerinde ki çok seven ama aşkı hor görülen, ezilen genç intikamını alır gibi de olabilir.

     Bir de bu sözleşme ihlalinin getirdiği güveninin kırılması, bitmesi var. Güven zaten modern sanayi toplumumuz da stresten sonraki en büyük sorunumuz. Kaldı ki %100 güven sağlamak mümkün değil. Yerinde olan, dengeli güven ilişkisini kurduktan sonra bozulması, o bozulmanın bizdeki yıkıcı etkisi...

     Bana kalırsa bu sosyal mübadele olayını minimum düzeyde tutmaya çalışalım. Oldu ki biri bu sözleşmemizi ihlal etti. Önce atfetme hatası yapıp yapmadığımızı kontrol edelim. Yani mantıklı, geniş çaplı düşünelim. Anlık öfkelerle çaba harcadığımız ilişkileri, değer verdiğimiz insanları bir anda çöpe atmayalım. Sonuçları hem bizim hem de karşımızdaki insanlar için  yeterince zor olacak zaten.
   

     

10 Temmuz 2020 Cuma

Mutluluk Mücadelesi



     Mutlu olmak için neden bu kadar çabalarız? Başkalarının mutluluğu gerçekten de bizi mutlu ediyor mu? Mutluluk değişken midir? Kendi mutluluğumuzu kendimiz mi inşa ederiz? Çoğumuz mutlu olmak için sürekli bir uğraş halindeyiz. Farkında olmadan doğduğumuz andan itibaren mutlu olmak için çabalarımız başlıyor. Okul yıllarının daha en başından sorulan bir soru var; büyüyünce ne olacaksın? İşte devreye burada mutluluğu kendimizin inşa edip etmemesi giriyor. Eğer gelişmiş bir ülkede yaşıyorsanız, sanatçıların aç kalmadığı, herkesin mesleğini severek yaptığı ve karşılığında hayatını rahatça idame ettirebiliyorsa istediğiniz mesleği seçebilirsiniz. Durum bunun tersiyse burada severek yapacağınız işi değil, ileride ailenize bakabileceğiniz, isteklerinizi kolayca karşılayabileceğiniz mesleği seçmeniz gerekiyor. Yeteri kadar iyimserseniz bu mesleği de zamanla sevebilirsiniz. Anlaşıldığı üzere mutluluğumuzu makro bileşenler daha çok etkiler.

     Peki mutluluk nedir? Mutluluk sübjektiftir. Kimine göre aşık olmak, kimine göre başarı elde etmek, kimine göre işten eve gelince ayaklarını uzatıp rahatça kahve içmektir. Mutluluk kaynakları hepimizin farklıdır. Kimimiz küçük şeylerle mutlu olurken kimimizin mutluluğu için daha büyük şeyler gerekir. Ruh halimiz hemen değişebilir ama ortalama mutluluğumuz değişken değildir. O an bir şey yaşarız ve bizi mutlu eder fakat 24 saate ortalama mutluluğumuza geri döneriz. Şanslıysak ve piyango çıkmışsa bu bir yıl kadar sürebilir. Bahsettiğim mutluluk değişkenlik süresi de zaten bizim mizacımızla ilgili bir olaydır. Dört farklı mizaç vardır; iyimser, sinirli, melankonik ve soğukkanlı. Bunlar üzülerek söylüyorum ki kalıtımsaldır ve değişmesi çok zordur. Tabi buradan asla mutlu olamayacağınız algısına kapılmanızı istemem.

     Kadınlar erkeklere oranla daha nevrotikdir. Fakat kadınların ortalama mutluluğu daha yüksektir.  İlginç ama öyledir. Gün içinde bizim daha çok sinirlerimiz bozulabilir, duygu durumumuz daha çabuk değişebilir ki keza benim öyle, daha fazla depresyona girebiliriz veya sinirlerimizi ufak şeyler daha kolay bozabilir fakat şanslıyız ki ortalama olarak daha mutluyuz. Peki başkalarının mutluluğuyla mutlu olabilen biri misiniz? Aslında bu sizin özelliklerinize veya karşınızda ki kişiyle ilişkinize bağlıdır. Özgeci yaklaştığımız insanların mutluluğu bizi gerçekten mutlu eder. Sıkı durun ama yakın arkadaşlarınızın mutluluğu sizi aslında o kadar mutlu etmeyebilir. Veya onlar sizin mutluluğunuza o kadar sevinmeyebilir hatta kıskanabilir. Kıskançlık çok sinsi bir olay aslında. Özellikle kadınların dostluğunda en fazla olan şey. Tabi bu benim düşüncem. Bana göre burada kendimizi sorgulamamız gerekir. Genelde deriz; işte bu beni kıskanıyor. Aslında düşününce durum tam tersi olabilir. Ki bence tam tersi daha olası bir şey. Tabi kıskanıldığımızı bazı hareketlerden anlayabiliriz fakat bir durun düşünün belirgin hareketler yoksa ve sizin aklınıza kıskanıldığınız geliyorsa durum ya tam tersidir ya da siz paranoyak olabilirsiniz. Bir hocam derste demişti ki mutluluğun zehri; mukayesedir. Ve ardında sosyal psikolojik bakamamak yatar. Durup düşündüğümde o kadar çok hak veriyorum ki... Dışarı çıktınız el ele gezen bir çift gördünüz ve kızın elinde çiçekler var. O sıra sizinde ilişkiniz çalkantılı gidiyor veya normal diyelim. Benim düşünmeden önce dediğim şey şu oluyor; benim sevgilim neden bunları yapmıyor. Düşününce belki de ya canım cicim ayları ya da belkide on gündür kavgalılar, on birinci gün barıştılar ve size denk geldi. Belki de gerçekten mutlular veya değiller. Sonuçta baktığınız zaman o sizde bir eksiklik duygusu yaşattı mı? Üzücü bir dipnot; mukayesenin sınırı yoktur arkadaşlar. Kıyasladıkça kıyaslarsınız... Bu böyle sürer gider. Bu yüzden bakış açımızı biraz genişletmemiz gerekebilir.

     Bilimsel terimleri kenara bırakmak gerekirse ben mutluluğun her ne kadar makro çevre etkisinde olsa da bizim elimizde olabileceğine inanıyorum. Yada inanmak istiyorum.Hayat kısa kuşlar uçuyor, bir hayatımız var bir daha mı geleceğiz dünyaya? Gibi klişeler yapmak istemiyorum ama bir daha mı geleceğiz dünyaya? Mutluluk aslında nedir?Beş adımda daha mutlu bir insan olmanın yolları vs diyemem. Mutluluk sübjektiftir. Ve neyin sizi mutlu edeceğiniz sizden daha iyi kimse bilemez. Naçizane fikrim bazen pollyanna olmak daha iyi olabilir.

2 Nisan 2020 Perşembe

Katıksız Aşk ?



     Aşık mısınız? Yada size çekici gelen birileri var mı? Sıkı durun size kötü haberlerim var. Her çiftin bir tanışma hikayesi vardır. Onu gördüğüm ilk gün falan filan... Aslında o kişiye tutulmanızın, çekici gelmesinin veya ilk görüşte aşık olmanızın sebebi birtakım içsel veya dışsal faktörler ise? Sandığınız gibi bir beyaz atlı prensiniz veya prensesiniz olmayabilir. Bunu etkileyen o kadar çok sebep varki.

     Öncelikle pratfall etkisinden bahsedelim. Bu etki öyle birşey ki size asla çekici gelmeyecek birini sanki sizin için yaratılmış gibi gösterebiliyor. Siz o an korkmuş olabilir, başka bir sebepten ötürü heycanlı olabilirsiniz fakat karşınızda o sırada karşı cins varsa sebebini o kişi olarak görebilir ve ona aşık olduğunuzu sanabilirsiniz. Hoşlandığınız kişinin karşısına o korkmuş bir haldeyken çıkmak şansınızı arttırıyormuş değil mi? Diğer bir konudan bahsedelim toplumsal cinsiyetin çekicilik üzerine sandığınızdan daha büyük bir etkisi vardır. Arabayla giderken arabası bozulmuş bir kadın düşünelim;  yardım bekliyor. Birde arabası bozulmuş fakat kendisi tamir eden biri düşünelim. Bir çok insana yardım bekleyen daha çekici gelir bunun sebebi tam olarak toplumsal cinsiyet. Toplumsal cinsiyet kadınlara ve erkeklere belirli roller belirliyor. Ve biz bu toplumun içinde yetiştiğimiz için o rolü tamamlayan karşı cins bize daha çekici geliyor. İllaki istisnalar vardır. Fakar istisnalar kaideyi bozmaz değil mi? Hatta hemşire, tezgahtar, sekreter kadınlar yöneticilik gibi bir işi olan kadınlardan daha çekici geliyor. Çünkü bu kadınlar yardımcı rolünde. Örneğin; babanız bir alkolik, sorumluluk almayan bir baba.Kadınların ilerleyen yaşlarda aşık olmak için bu tarz profilde birini seçmeleri o kadar olasıki. Aynı şekilde erkeklerinde annesine benzeyen kadınlarla birlikte olması. Biraz itici bir durum olabilir ama malesefki böyle. Bazı insanlar kendilerini hep yalnız hissederler. Sebebi küçükken yaşadığı bir travma veya kendilerine güveninin az olması olabilir. Bu insanların sürekli ilişkileri vardır. Biri biter, biri başlar. Ve her yeni başlayana gerçekten çok aşıklardır hatta evleniceklerdir. Çevremizde illa böyle insanlar vardır. Siz bile onlardan biri olabilirsiniz. O kişi aslında bazı şeyler yaşamasaydı hiç birlikte olmayacağı biriyle bile birlikte olabilir şuan. Herşey birbirini o kadar çok etkiliyor ki; ''domino etkisi'' veya ''kelebek etkisi'' bu olsa gerek. Mesela biriyle birlikte olma sebebiniz hale etkisi bile olabilir. Sizinle ilk tanıştığında üzerinizde büyük bir olumlu etki yaratması onu hep öyleymiş gibi düşünmenizi, başka konularda iyi olmasa bile o kötü yanı görememenize sebep olabilir. Aslında o deli gibi bağlandığımız insanlara bağlanmamızın sebebinin altında bir çok şeyin etkisi var.

     Tabi bunlar ilk tanışamınızda ki kalan etkiler. Daha sonraki sürdürülebilir ilişki kısmı size ve karşınızda ki insana kalan birşey. Ayrıca bir bonus; zıt kutuplar birbirini çekmez. Çeksede bu kısa sürer. Çünkü; biz insanlar bize benzeyenle yakın olma eğilimindeyiz. Bize benzeyeni severiz. Yani tencere kapak benzetmesi aşk için doğrudur.

18 Şubat 2020 Salı

Atfetme Ve Kaçınılmaz Yıkımı


    Gün içinde ne kadar çok atfetme yaptığımızın farkında mısınız? En ufak şeylerde bile hemen zihnimizde bir şeyler düşünüyoruz ve o şekilde yorumluyoruz. Peki ya karşımızdaki? Bizim anladığımızı mı söylemek istedi yoksa biz mi söylediklerine o anlamı yükledik? Öncelikle atfetmeden bahsedelim: Kendimizin veya başkalarının davranışlarını belli bir noktaya dayandırmak. Bu insan doğası gereği olan bir şeydir. Çevremizi, çevremizde olanların anlamlandırmaya çalışırız ve böylece atfetmeye ortaya çıkar. Bu içsel(bireye dayandırma) veya dışsal(çevreye dayandırma) olabilir. Söz konusu insanlar ve duygularımız ise biz bunu hep içselleştiririz. Peki ben bunu neden anlattım? Burada hayal kırıklıklarından bahsetmek istiyorum.

   Aslında hayal kırıklığı dediğimiz şeyler kendi ellerimizle yarattığımız bir yıkım. Bir kişiye veya bir şeye gereğinden fazla anlam yüklememiz. Bu kadarına gerek var mı gerçekten? Şuan sizi yargılamıyorum veya kesinlikle anlam yüklemeyin de demiyorum. Anlatmaya çalıştığım şey eğer bir olaya veya bir kişiye illa anlam yükleyecekseniz bu sınırlı olsun. Her işinizi veya her şeyinizi o duruma göre yapmayın , bel bağlamayın. Ve bir şey olmadığında önce kendi içinize bakın yani kendinize odaklanın ve bunun sorumlusunun az çok siz olduğunuzu kabullenin. Emin olun bu size hayatta daha çok başarı getirecektir.

     Bir sınava girdiniz ve olmadığında lanet olsun hepsi aptal sorular soran sistem yüzünden demeye gerek yok. Ha belki de vardır ama önce kendinize sorun siz gerçekten çalıştınız mı? Hak etmediğiniz bir başarısızlık mı bu? Konuyu birazda insan ilişkilerinden ele alalım. En yakın arkadaşınız, sevgilinizden veya ailenizden bahsedelim. Öncelikle şunu unutmayalım ki ne olursa olsun ne kadar canın ciğerinde olsa siz bu hayatta hep teksiniz. Yaptığınız veya yaşadığınız her şeyin sorumlusu sizsiniz. Bir en yakın arkadaşın belli başlı yapması gereken görevler var mıdır? Veya yazılı kurallar? Veya ailenin , erkek arkadaşın? Ama siz anlam yüklersiniz. İster istemez ne kadar müşterek ilişkiniz olduğunu düşünseniz de o öyle olmayabilir her zaman. Diyelim ki çok hastasınız ve yalnızsınız evde. Söylediniz yalnızım diye arkadaşınıza belki çıkıp gelir belki de gelmez. Veya gelmek ister o an şartlar müsait değildir gelemez. Oooo! Gelmek isteyen ne olursa olsun gelir ! Mi diceksiniz? Gerçekten mi? Diyelim ki gelmesine koşullar el vermedi . Ailesel sorunu vardı çıkamadı evden. Ve on moralinizi bozmak istemedi anlatmadı size. Ne olacak? Gel demeseniz bile içinizden demeyecek misiniz: Sözde yakındık, çok hastayım gelmedi. O an size o kadar yakın olmayan bir arkadaşınız geldi. İşi gücü yoktu dedi ki gideyim iki muhabbet olur hem. Ne olacak bu size yanınıza gelen insanın daha çok değer verdiğini mi gösterecek size?  Bir şeyleri içselleştirmeden önce gerçekten oturup düşünün derim ben size. Bir etraflıca bakmak gerek her zaman. Veya gelebilirdi gelmedi. Siz yine kırılacaksınız. Belkide hasta olmaktan çekinir gelmez. Olabilir çok titiz ve hastalıklardan kaçan böyle insanlar yok mu? Şimdi sizin yanınıza gelmedi diye sizin en yakınınız olmayacak mi? Veya böyle titiz birinden gelmesini ummak sizin yaptığınız bir anlam yüklemenin sonucu değil mi? En yakınım o yüzden gelmedi! Bumu?  İnsanlar kendisinden dolayı veya çevresel her zaman yanınızda olmayabilirler. Bu konuya tonlarca örnek verebilirim gerçekten size.
 
    Peki bu nokta da sorun ne? Gelmemeleri mi yoksa sizin onları beklemeniz gelmeyince yorumlamanız kendinizce ve aranızın açılması mı? İki nokta var: Bir beklentiye girmek, iki gelmeyişlerine anlam yüklemek. Her zaman beklentilere girmeyelim demiyorum kesinlikle. Desem de böyle bir şeyin kendim için bile geçerli olabileceğini sanmıyorum. Buradaki örnek hastalık değil, daha duygusal bir olay veya sizin için çok önemli bir konu(sınav , mülakat , iş) da olabilirdi. Bazı şeyleri dışarıdakilere yıkmayalım veya yıkacaksak da etraflıca bakalım olaya değil mi? Veya bazı şeylere gereksiz anlamlar yükleyip sizce de hayal kırıklığı yaşamaya gerek var mı?

Kaçınılmazdan Kaçmak

     Ne yaparsan yap, kabuğundan ne kadar çıkarsan çık sonunda kabuğuna geri döneceğin ve yalnız kalacağın kendinle baş başa kalacağın bir b...